İçeriğe geç

Boğ(ul)mak üzerine.

Hep boğulmayı bildim de kendi kendimi boğmayı bilmiyordum, her ne kadar uzman görüşlerde hissettiğim nice boğulmanın temeli bu olarak çıkacaksa da. Şimdi ne değişti? Hiçbir şey. Ama az gevşeyince ilk aklıma gelen boğuluşum kendimi boğuşumdan diye geliyorsa…

Hep kendimi suçlamayı bildim, suçlu, sorumlu görmeyi. Dengesizleşmem bundan arttı, kontrolsüzlüğüm, önümün alınamayışı, frenin yokluğu – ve hepsinin tam tersleri… Buydu belki de boğduğum da kendimi.


Suda olmayı özledim. Yüzmeyi, oynamayı değil de yatıp gök yüzünü izlemeyi. Neden korkuyor insanlar boğulmaktan suda bilmedim bi’ türlü, ben boğulmuyorsam onların boğulma (daha doğrusu batma) ihtimali hep daha düşüktü, kendilerini kasmalarındandı. Baksana, bacaklarımı ve kalçamı suya istediğim kadar çekemediğim için suyun altından gidemedim o kadar şeyi yapmama rağmen. Kasıyor insanlar kendilerini, kastıkça da dibe iniyor, indikçe de boğuluyor.


Unutabileceğimi fark ettim her şeyi. Belki unutmak değil de rafa kaldırmaktır, bilmiyorum ve umrumda da değil. Ama her şey; nice ilkler, mutluluklar, üzüntüler, travmalar, neşeler, komiklikler, anlar… Aslında ben istediğimde onları “yok gibi” sayabildiğimi gördüm. Yapmam sadece istememe kalıyor. Yine uykudan uyanıp yeni uykuya geçişe, yeni uykuda rüya görürken eski rüyalarla bağlantı kurulmaz çoğunlukla, onun gibi.

Ama hiçlik içindeyken unutuşumun bu kolaylığı da belki beni daha hiç ediyor, tüketiyor. Çünkü varlığını insan yaşadıklarıyla oluşturuyor, öncesine tutunarak sürdürüyor bu hayatı. Tabii gelecek hayali yoksa. Kaç kişinin var ki hayali?

Her uykuya tertemiz başlayışımdan netice alamayınca, her zaman tahta tertemiz olunca, önceki uykuların kaydını almak istedim. O da bozdu denklemleri. Kendim zaten tutamıyordum, hayat da daha aksine döndü. Hep insanlar nasıl yapıyor, dedim. Nasıl başarıyorlar bununla varlıklarını muhafaza etmeyi, hiç olmamayı?

Zaten bilmezdim neyin doğru olduğunu, yanlış da bendim, şimdi bu da karıştı – ki karışması belki iyi oldu. Ama benim yanlış oluşum umutsuzluğu getiriyordu, umutsuzluk bi’ neticeye yine varacaktı muhtemelen. Şimdiki belirsizlikse ortada sallanan, kayıp, boş, hiç, kimliksiz, anlamsız bir insan yaptı.


Tüm albümü dinlemişliğime rağmen dikkatimi çekmemiş bu şarkı, belki de albümü dinlemeye önem verdiğim için ve Tomorrow Never Comes ile Something Deep Inside‘a kendimi çok kaptırdığım için. Geçen gün başka şeyler yaparken daily mix’te gelince loop’a aldım, o kadar sevdim ki… Bas girişi sonrası özelikle. Bir de… Önce koyayım, dinlerseniz.

İnanmak isterdim. Dini temelden bahsetmiyorum ama o da fena olmazdı herhalde. Var mı, yok mu hiç bilmiyorum inanışımın ama neticede “I believed in you” demek çok güzel değil mi? “Insecurity of my soul” da varken… Ama kimse de kendisine inanılmasını istemiyor, o da diğer yön. Ben de istemiyorum, demiyorum inan bana diye. “Kimse” de belki herkes değil de…

Pink Turns Blue değişik grup. Hisliler, Almanlar, söz yazılımında ortalamalar. Lebanon Hanover‘a göre daha naif, yaşayan, isteyen, hisseden birileri. Diğeri Sadness is Rebellion der, Die World atar. Daha soğuk, daha… Bilmem, ben uyduruyorum muhtemelen. Ama haklılar bir yerde de. Yani…

“Die Welt, die Welt…
Wird immer (k)älter”

Burada Türkçe kelime oyununa giremiyor, İngilizcesi girer ama.

“The world, the world…
Is getting (c)older”

Eh… Haklılar işte.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.