İçeriğe geç

Kaybolmak üzerine

Belki kaos bir kaybolmadır. İç kaos, toplumsal olanı değil. Doğrunun, yanlışın belirsizliği. Belki de düzen kaybolmadır, olamaz mı? Sorgulamadığın kurallara aidiyet, içinde kendini bırakıp yüzme…

Bize ne ki? İnsan kaybolur işte.

Selam, ben insan.

Aylardır kendimi bulmaya çalışıyorum, bir yandan da “salmaya”. Ama öyle bir kargaşa ki bu kaybı da hissediyorum, hem de nasıl! Böyle İstanbul pazarlarından birinin içine düşmüşüm ama ne tanıdığım, güvendiğim var yanımda, ne çıkışı biliyorum, ne de ihtiyacım olanın satıldığı tezgahı gibi bir şey.

Kötü müyüm? Yok bu defa değilim pek. Şaşkınım, karmaşığım ama kötü değilim. İyi olmak için gereken belki de “belirginlik” değildir, hı? Ben de hep buna ihtiyaç duyduğumu düşündüm ama kayıplık da belki iyidir, kim bilir?

“Milyon yanlışım oldu bugüne dek” diyecektim, onu da bilemedim. Çünkü kayıbım, yanlışı bilmez durumdayım. Belki de daha fena yanlışlardan alıkoydum kendimi, belki de… Hep merak ettim ömrümün bi’ noktasında onu yapmasam nasıl giderdi diye. Hep ama. İşte, bilme imkanı yok. Neyse.

Her şey ne güzel, kaos dedimse de di mi? Yeeeey! “Viva la anarquia!”
(Hşşş! Anarşi kaos demek değildir, kaosun olduğu anarşi kaotik anarşidir ki bambaşka şey. Konumuz değil, geçiyorum.)

Değil.


Songs: Ohia‘yı, dolayısıyla da aslında Jason Molina‘yı severim. Nice sevdiğimi kabul etmediğim gibi bunu da yıllarca “Vay efendim dinlerim de sevmem aslında, gıcığımdır” diye andım. Çünkü – daha önce de bahsettiğimden eminim ki – Lioness albümü ve The Black Crow vardı. Diplerimin şarkılarından.

Ama aynı adam Just Be Simple‘ı da yaptı, Didn’t It Rain? ve şimdi bahsedeceğim Blue Chicago Moon‘u da.

Bahsetmeden yine koyabilirim de aslında şunu belirtmek istiyorum: Ben bu şarkıyı birkaç şarkıda yapıldığı gibi söyleyen değil, ona söylenen şeklinde kabul ediyorum – etmek istiyorum. Var böyle ara ara sanki birisi bana ya da benden bahsetmek için söylese ne güzel olurdu, dediğim. Çoğunlukla söyleyen kendisini anlatır oysa. O yüzden de şarkıyı “benim şarkım” diye sahipleniriz (çoğul muyuz?) ama hani bi’ de anlatılan, izlenen, konuşulan olmak var. Hani hakkında gözlem yapılan ya da ona “el uzatılan” olmak. Onlardan işte. Ama dahası da var.

“You are not helpless,
I’ll help you to try to beat it.”

Burasına kapıldım yıllardır. Yıllardır, evet. Bunun özelliği büyüktü çünkü. Ne bileyim, anlatasım da yok ama anlaşılır sanki. Fakat geçenlerde yoldayken aklıma kazınıp şarkıyı bundan sonraki milyon dinleyişimde gözümün önüne gelecek bir anda farklı bi’ detayı daha fark ettim.

“But if the blues are your hunter,
Then you will come face to face
With that darkness and desolation
And the endless (endless, endless, endless, endless…) depression”


Bunu suç saydım hep ama bir de gerçek var, deli gibi aşmaya çalıştığım sonsuz bi’ depresyonum var. Sonsuz, sonsuz, sonsuz… Buyum ben, dedim, ben buyum. Önceki gün adam da dedi, “O ‘bataklık’ yine çağıracak sizi, hazır olun,” diye ve bunu duymak beni üzmedi, rahatlattı. Çünkü o zaman suç değil, bu doğal bir şey, depresyonumun olduğu gibi. Oysa çağırması ihtimalini biliyordum, ihtimalden ziyade gerçek olduğunu, ama suçlu hissediyordum bunun geleceğinden ötürü.

Suçsuzum diye bağırasım geldi de kimse bana suçlusun demedi ki – onun dışında. Yine de istedim, bağırmak istedim, “BEN ZOR PSİKOLOJİDEYİM! BEN DIŞARI BELLİ ETMEYEN, AŞIRI MANTIKLI AMA DAİMİ DEPRESYONDAKİ İNSANIM!” diye. Tabii yapamadım. Gaza bastım yerine – ki yapmayın siz böyle şeyler.


Her dakikam düşeceğim hissiyle geçiyor kaosun içinde. Sadece kargaşa yok İstanbul pazarında, deprem de var; yer sarsılıyor. Ben adım atınca önümde çukur oluşabilir ve inanır mısınız, ben yükseklikten korkmam (ona rağmen) ama çukur beni korkutur, ürpertir. Düşebilirim içine her an, yutabilir beni ve ben bunun kaygısını hissediyorum deli gibi bilinçli mi bilinçsiz mi hareket ettiğimi bilmeden – hiçbir zaman bilmedim ki.

Daha garibi, sağlam yeri istiyor muyum bilmiyorum – bulamıyorum da, o ayrı. Belirsizlik kendisini kaybetti, o bile şaşkın. Kötü hissi bıraktım, melankoli gizlice hep yanımda, iyi his kıyısından yaklaşıyor… Yer? Yeri sağlam eden nedir bilmiyorum ve bilmek de artık istemiyorum. Sadece bazen hala diğer şey için “Olsaydı?” sonrasında “Keşke…” var elimde ve bütün ölçekler bunu kötü buluyor. O kadar.

Bilinmezlikte, sonsuz depresyonumda, onu aşmak için adamın dediği kadarıyla “Her hafta para vererek” yaşıyorum. Yaşıyor muyum?

Ne önemi var ki? Yer oynuyor yer! Çukur oluşacak!

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.