İçeriğe geç

Güven üzerine

Dönem dönem farklı hallerdeyiz. Ben burada hani tek net cümle kuramıyorum, her şeyi belirsizlikle noktalıyorum da bunun sebebi güvensizlik. İnsana güvensizlik, dönem dönem farklı hallerde olduğunu bilme insanın. Daha da doğrusu insandan beklentisizlik. Beklentisizlik? Ah… Buyrun modern çağın dayattığı, benim de mantıken bayrağını taşıdığım bu konuyu irdeleyelim.

Yine aynısını söyleyeyim, kendimden ayırıp: İnsan dönem dönem farklı hallerde. Bu sadece yaşına göre farklı olmak da değil, o zaten var ama bir de aynı yaş içinde, farklı kişilere ya da durumlara farklı tutumda bulunma da var. Neden olmasın ki? İnsan bu, makine değil. Bu yüzden üstün; farklı netice verebileceğinden, kontrol edilemediğinden, ön görülemediğinden. Tabii tanıdıkça çok hareketi kestirilebiliyor ama yine yaşatıyor sürprizleri. Bunlar “hayal kırıklığı” diye adlandırılıyor, “aldatma”, “kazık atma”, “avucunu yalama”, “becerememe”, “zannedildiği gibi çıkmama”…

Eskiyi bilmiyorum, idealize edemem. Nasıl ediyor başkaları onu da anlamıyorum çünkü her zaman eski övülmüş, çok şekilde önümüze geliyor bu. Eee, o zaman Antik Yunan toplumu mükemmel bir insan mı koyuyordu ortaya? Sanmıyorum ya…

İnsan zamanla mı değişti bu yüzden sorusuna cevap veremem ama tutumlar, “etik”, normlar, “ahlak”, manevi her şey zamanla şekilleniyor tabii. Güvensizlik de bireyciliğin sonu olsa gerek. Her koyun kendi bacağından asılacak, bunun empozesi var alttan alttan. Çözümlüyoruz, topu topu 70-80 yıl yaşayacağız neticede diye. Bunu birilerine, soyut amaçlara bağlayarak niye kilitleyelim? Hayır yapalım yapmasına da, ya duygularımız, yaşadıklarımız değişir, değiştirirse?

“Bugün seviyorsan seviyorsun. Yarın sevmedin mi? Yapacak bir şey yok, bay bay dersin” diyordu birisi. Kaç defa dedi bilmiyorum, hak da veriyorum hâlâ. Ama bunu söyleyen insan yalnızlığı bitirmiş değil, bitmesini istemiyor da değil. Mantığımla ben %100 destekliyorum çünkü kendimi bağlamak da istemeyeceğimi sanıyorum ama asıl isteklerim ve ihtiyaçlarım bu değil. Belki bugünlük, belki dönemsel, hiç bilinmez bu (girişte o kadar ortam yaptım, neden sandınız?) ama şimdilerde “carpe diem” yoruyor beni.

Yok, geleceğin planıyla yaşamak da zor. Sadece bekleyerek yaşamak, planlamak, hayal etmek… Hepsi zor. Ama şu ara (hıhım, hani giriş…) bu bile bana daha çok güç veriyor çoğunlukla zorlasa da. Anı yaşamayla mutlu olamadım ve aslında yaşayamıyorum da, geçmiş özlemleri yapımda zaten yok (ama insan değişir dedim, belki yapıma gelir, hı?). Eh, o yüzden bi’ pozitif istek oluşabiliyor.

Ama bu neye istek, o da önemli. Benim başaracağım bir şeylerse (başaramadığımı yıllarca bekledim bu arada), tamam. Yapılabilir bir şeyken neden olmasın? Ama başkasını da içeriyorsa orada ne gerekiyor? Ta-taa! Güven. E neyin güveni bu? İNSAN BELİRSİZ CANLI! Yarın ne hissedeceği, ne edeceği bilinemez ki… E senden hazzetmiyorken sadece söz verdiği için planına uymasını ne kadar istiyorsun?

Böyle dediğimde her şeyi, tüm gelecek beklentisini bitirmek kolay. O insanın bu “hazzetmeme” durumu da geçici, değişime açık değil mi peki? Yaa… Yok, dürüst olayım (niye?) böyle bir şey yaşamıyorum da ihtimaller gelir bana öyle. Şimdi de akıştırma yaptığım için, koşa koşa geliyorlar. Daha yapayım mı? Psikopat der misiniz?

Yapmam, istek de duymam. Ucu bucağı yok bunun. Geçen birisiyle iletişimle ilgili konuşuyorduk. Birilerinin, herkesin hareketlerini önceden kestiremeyeceğinden, her şeyin mantığa dayanmadığından bahsediyordum. O da aksindeydi. Ben sonra dedim, istemiyorum da her şeyi bilmeyi, anlamayı. O dedi, “Doğru, ama güvenmek de lazım bunun için. Güvenemiyorken de temkinli olmak gerekiyor.” Haklı mı? Dibine kadar. Ama…

Ama’sı yok aslında. Bu ama’ya baksak benim halimden memnun olmam, yalnızlığı doğal ve hatta tercihim bulmam gerekirdi ya da insanlar öyle olmalıydı ki hem beni şaşırtmalıydı, hem de üzmemeli. Yani, beni hep güzel şaşırtmalıydı. Mümkün mü? Nein.

Bilmiyorum. O kadar yazıp sonuna bunu getirmek abes de hiçbir şey bilmiyorum. Yarın sabah ne hissedeceğimi bilmiyorum – uyku isteği dışında. Herkesin bildiğini yazıyorum gibi geliyor, herkesin farkında olduğunu. Hoş, aydınlatacak kişi de değilim zaten.

Ben güven rahatlığını istiyorum sanırım. Aksiliğim de ondan, huzursuzluğum da. Başka sebeplerle birlikte (daha güçlü sebepler belki), güvensizlikten. Aşırı rahat olmam da, beklentisizliğim, anlık eğlenceliliğim… Onlarsa tam tersine alışmışlığımdan. Yapım nasıl bilmiyorum, güvenmeyi geçtim güvenilir miyim bilmediğim gibi. Gereksiz doğru söyleyişim var gibi, önceki yaşadıklarıma bakarsak ama ne doğruydu kısmını bile bilemediğim için bazı bazı (mesela böyle akşamlarda)…

Öyle şeyler. Kusura bakmayın, bakarsanız da kusurum bu olsun. Yazıp yazıp bir yere varamama. “Bilmiyorum”larla doldurma. Boşlukta kalma…

Hayat zor biraz.

3 Yorum

  1. Japon Balıkçısı Japon Balıkçısı

    Şaşıracaksın, kim bu manyak diye. Ama evet, maalesef yazını okudum. Buradaki maalesef yazının kötülüğünden ziyade yalnızlığına satasildigi içindi. Öyle ya, insan ancak bu kadar yalnızken güven meselesine ikna oluyor.
    Ben çağımızın ‘hastalik’larından birinin yalnızlık olduğunu düşünüyorum. Hastalık tibben birseylerin olması gerektiği gibi olmaması olarak yorumlanır. Bir diğer yandan da aslında vücudun kendini korumak adına disavurumda bulunması diye de yorumlanabilir. Bu durumda, yalnız olmama hali her durumda olması gereken midir? Elbette hayır. Fakat yalnızlığın tarafımdan hastalık olarak tanımlanması kitlesel olusundandir. M. Mungan güzel özetliyor yalnızlığı.
    Peki neden kitlesel bir yalnızlık var? Eski, temelsiz güvene, yani aslında bir takım mecburiyetlere dayanan toplum yapısı bozulduğu için mi? Olabilir. Fakat zannimca o toplum yapısı da çöküş içerisindeydi. Biz çökmüş olan eski toplum yapısı yerine daha iyisini ve güzelini henüz inşa edemedik. Elimizdeki yapı, bazı durumlarda eskiye göre daha dezavantajlı noktalar barındırıyor. Fakat hala bir toplum yapısına sahip değiliz. Bu yüzden yalnızlığı hastalık olarak nitelerken çağırdığım şey daha geri bir toplum düzeni değildir. Ben bir toplum düzeni istiyorum.
    O zaman sorun nerede? Toplum yapısına, yani ortak kurgusu, ortak paradogmasi, gelecek planı, kısmi derecede ortak geçmişi ve ortak hareket etme duygusu, sahip olmamamizin yalnızlıkla ne ilgisi var değil mi ama? Hayır. Görmüyor musun, sadece sen böyle değilsin. Herkes böyle. Ünlü bir Sicilya atasözü vardır; herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir. Ya da bunun M. Mungan cevirisi: bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız?
    Ben sorunu toplumla bagdastiriyorum. Yani, evet, politik bir konu olarak ele alıyorum.
    O zaman bir kez daha egilelim konuya. Yalnızlık neden hastalık? Toplum olmamızın bir takım gereklilikleri, ihtiyaç duyduğumuz nuveleri ve bunun sonucunda da bir takım avantajları vardır. Henüz Homo erectus atalarımızdan koparken ilk yaptığımızı sandığım şeylerden birisi de organizasyon yeteneğimizdir. Organize olmak demek bir işi, bir oluşu veya herhangi bir sistemi kurgulayabilmek, iş bölümü ve bir takım yan kavramlar aracılığıyla hareket edebilmek demektir. Yani örgütlenebilmek. Hemen örgüt lafını duyunca kasini kaldırma lütfen. Iktisat üçüncü sınıfta örgüt teorisi anlatılır ve anlatılan konu da şirket ve devlet yapisidir. Mesela ben kod yazmayı da örgütlenmek olarak görüyorum. Yani, sorun + çözüm önerisi+ ihtiyaç analizi + insan kaynağı.
    Uzun lafın kısası, insanlar ezelden beridir birlikte sorun yaşarlar, ihtiyaçlarını analiz ederler ve çözmek için de organize olurlar. Bu bizim için yalnız olmamamiz sonucuna çıkar.
    Ne olduysa buna oldu işte. Bilgisayarla iletişim yoğunlaşınca, çürümüş bir toplum yapısında yetişen nesil, iki mouse hareketi, bir klavye şıngırtısıyla bazı şeylerin değiştiğini görünce insanı unutuverdi. Hemen bireysellesti. Içine kapaniverdi. Neden? Çünkü topluma ihtiyaç duymadan da yasayabilecegimizi düşündü. Üstüne oyunların ve dizi+film sektörünün acımasız aptallastiriciligi binince toplum fikrinden iyice uzaklaştı. Bu dönemin fenomen furyasini New Age dinleri gibi algılama taraftariyim. Yetti mi? Elbette hayır. Üstüne de sasali sosyal medya binince, zaten temelsiz olan birey, yetersizlesti, özgüvensizlesti ve iyice bireycilesti. Fakat sorarım sana, toplum olmadan tek başına bireyin nitelikleri ne anlam taşır? Çok iyi bir avukat örneğin, dağ bayir yaşamaya başlasa bir süre sonra, o hala iyi bir avukat mıdır? Iyiyi geçtim, hala bir avukat mıdır?
    Insanlar bunların üzerine düşünmeyi reddedip iyice aptallastiran yöntemlerle bilimden, bireycilestikce de kendinden uzaklaştı. Ve yalnızlaştıran, yalnizlasan, her şeyin kör topal ilerlediği ve herkesin iyi şeyler yapmak için ikna olmadığı fikirlerin peşinden gitmek zorunda kaldığı bir ruh haline sürükledi. Önce toplum bir kişiyi, sonra her kişi toplumu. Böyle bir kısır döngü.
    Yalnızlığın farklı yansımaları da mevcut. Buna dair de iki kelam etmek gerek. Sadece yukarıya bir ek daha. Yalnızlığı yerimin darligindan bu şekilde ele aldım. Aksi halde bence tee en başından alınmalı. Fakat en son durum en etkili olanıdır. Sınavda son işlenen konulardan daha çok sorulması gibi. Birinci ve ikinci dünya savaşları, x, y ve z kuşağı safsatalari, üstüne burjuva Bohem hayatı da dedin mi meseleyi beyninde oturtuyorsun.
    Yalnızlığın en makul yansıması sanırım toplumun çürümüş algılarına yaslanabilmek ve buradan kendimizi yeniden var edebilmek adına kendimize yaptığımız çoklu kişilik bozuklugumuzdur. Sanırım etrafimdaki çoğu kişi bu durumda. Olduğundan farklı görünmek. Olmadığı insanı oynamak. Yapıyoruz. Maalesef. Irili ufaklı. Fakat hepimiz bir şekilde yapıyoruz. Acaba biz böyle olduğumuz için mi hiç bir şeyi ‘begenmiyoruz’? Bence bunun adı korku. Birini hayatına ortak üretim yapsın, ortak değer çıksın diye değil, eğlence amaçlı alıyorsak, bunun temel nedeni bizim kafa yapımız olmuyor mu bu durumda? Çünkü yeterince yakınına alırsan gerçeği görecek. Çift kişilik de ortaya çıkacak. Çünkü gerçeklerin maalesef ortaya çıkmak gibi pis bir huyu var.
    Çağımız insanında özgüven yok, bilim yok, gerçek kişilikler yok (hepsi aynı fabrikada üretilmiş defolu kişilik kaynıyor ortalık örn: aynen), cesaret yok, umut zaten sizlere ömür, topluma ve en çok da kendine yabancilasmis sahte kişilikler var. Sence senin yalnızlıktan kurtulmak için gerçekten de birine güven mi duymak gerek? Sanki daha önemli sorunlar varmış gibi.
    Şu notu da atarsam içim rahat olacak. Tesadüfen gördüm yazını. Issiz bir anımda gördüm. Ilk başta çok usendim ama sonra bazı kelimeler dillenip havaya karisinca bari burada yazıya dokulsun, yorum olsun dedim. Fakat usenmeyip , geçiştirmek için bile olsa iki kelime edersen sevinirim. Çav!

    • Gamze, gerçekten. Gamze, gerçekten.

      Merhaba, genel olarak yorumlara cevap vermiyorum çünkü diyalog ortamı olarak görmüyorum burayı ama madem bu kadar yorumlamışsınız, tabii. Toplumculuğunuzu görüyorum, ben değilim, haklı olabilirsiniz. Sadece bendeki her zamanki “bana ne?” mantığı elalemin yalnız olması için de çıkıyor. Başkaları da yalnızsa, ben tek yalnız değilsem (ki tam anlamıyla yalnız mıyım emin değilim) eee, bana ne ki? Ne fayda? Hı toplanıp bir şeyler yapılabilir belki, siz de bunu diyorsunuz da maalesef bunun başını çekebilecek nitelikte olduğumu sanmıyorum.
      Güven tek sorun demedim hiçbir yerde, daha önemli sorunlar olduğunun da farkındayım.
      Teşekkürler yorumunuz için, iyi günler.

  2. Ali Ali

    Şiirsel yazılarını çok seviyorum. Carpe diem, antik yunan falan. Bir şeyler okuma isteği uyandırıyor.

    Güven mevzusunda daha önce söyledim mi bilmiyorum ama kimseye güvenmemek gerekiyor bence. Ama keşke.. Keşke saf, rahat bi güven duyabilsek.

    Nedense birilerine güvenmek istesem kuruntularım ele geçiriyor.. Güzel yazı. Eline sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.