İçeriğe geç

Hey!

Nasılsınız? Ben biraz… Nasıl desem…

Bi’ ara sâfi üzgünlük hâli gibime geldi ama bu tam o mudur bilmiyorum. Çünkü “N’oldu?” deseniz (der misiniz?) sebep veremem. Genel durumlar, duygusal genel durumlar, tatsız mı bilmdiğim (anlatsam tatsız bulacağınız ama yeni olmayan) durumlar… İşte, böyle bi’ keyifsizlik çöktü. Sonra bir şeyler hakkında yazacakken baktım onu yapamıyorum, dedim neden konusuz olmasın ki? Bence olur. Olur mu sizce de?

Az tweet’imi okumuşsanız bilirsiniz, müzik dinlemede canlı bir yapım var. Yani çok dinliyorum, bunda mütevazi (?) takılacak değilim çünkü üstün bir şey değil (bu tırnak içindeki soru işaretinin sebebi) ama dinliyorum. Kurcalıyorum, aslında yıllardır. Bir ara uyuşmuştum gerçi, çok fena uyuşmuştum. Sonra boşluğa düşecek şekilde bi’ uyandım, of of. Kurtulamıyorum bu uyanıştan. Neyse, işte, kurcalıyorum. Ama hep derdim ben teknik bakmıyorum, ben mükemmeliyetçi değilim, ben bana verdiği keyfe bakıyorum diye. Dün doğru olduğunu gördüm.

YouTube’da güzel bir kanal var, her zaman çekemesem de izlediğimde zevk alıyorum. Adı Lie Likes Music ve önceden farklı şeyler yapmışsa da son zamanlarda çeşitli grupları ya da sanatçıları anlatıyor. Bu aralar önerilerde How John Frusciante Plays Guitar videosunu görüyordum – ki bu kadar zaman izlemeyişim garip olsa gerek – ve dün izledim.

Burada ufak bi’ ara bilgi vereyim. Benim 15-16 yaşları civarında “ünlü platonik aşkım” John Frusciante ile başlamıştı. Sonra solo albümlerini keşfettim, kurcaladım derken o geyik aşk oldu mu gayet memnun dinleyicilik? Oldu. Bir de adamın solo projelerinde Red Hot Chili Peppers’den daha yoğun, derin, bağımsız, değişken, deneyime açık yapı gördükçe tuttum. Sevdikçe sevdim, “seviyeli ilişkimiz” oldu hep. Mesela şu şarkısına (bu Red Hot Chili Peppers’a ayrılırken yerine bıraktığı Josh Klinghoffer ile grubu Ataxia’dan) bayılırım, söz ve müzik yönünden. Spotify’da olmayışına çok kızgınımdır.

Der ki bunda (tüm şarkıda söyler de ufak bi’ kısmını alırsam):

“Saw you walking back from a nightmare,
Won’t change what you’re to do, well I don’t care.
I grew up there and I wasn’t scared.
I am from there, I was born there.”

Ba-yı-lı-rım yıllardır. Neyse. İşte, videoda John Frusciante’nin benim bildiğim hikayesini anlattıktan sonra tekniğine geliyor. “Yani – diyor – çok da öyle üstün, zor değil tekniği.” Bunu kendime doğrulama gibi saydım bir nevi çünkü ben bu adamın ne kadar mükemmel gitar çaldığını düşünmedim hiçbir zaman. Farklı deneyimlerini, değişikliklere açıklığını (To Record Only Water For Ten Days albümü komple akustikken sonraki Shadows Collide With People albümünde çok fazla elektronik, techno altyapı vardı mesela), maalesef mantıken hoşuma gitmese de içgüdüsel yakın hissettiğim nihilist depresifliğini, bunun içinde beklenmedik zamanda çıkan neşeliliğini, söze özenini beğendim hep. Back vocal oluşunu tutmuştum gitaristliğinden ziyade Red Hot Chili Peppers’ta da, farklı yapıyordu.

Neyse, kendimi gördüm, John’u burada övdüm, bitti. Pek eskisi gibi değiliz ama hâlâ ara dinlemelerde çok severim.

Bu aralar çok teknik bi’ insan oldum. Üstteki teknikten bahsetmiyorum, müzik değil. İş. Gerçi bugün toplantıda “Bu böyle, bu da şöyle. İkisi de olur ama ben şunu bundan ötürü ki belki tamamen duygusal, tercih ediyorum. Yine de siz hangisini derseniz o şekilde yaparım” dedim. Yine ötekilere bıraktım. Çünkü, neden bırakmayayım? Takım çalışması! Ama keyif de alıyorum, öbür insanlarla karar aşaması dışında. Yoruluyorum ama olsun, dert dediğimiz bu olsun.

Bu aralar ayrıca insanlardan biraz baydım galiba – yine. Bu kadar baymaya rağmen neden tümden kendi kabuğuma çekilmiyorum? Çünkü ben genel, kabuki anlamda dışa dönük kişiyim de ondan. Kendimle kaldığım zaman çoktur ama çok zaman da asıl aklımdakileri konuşmadan, başkalarıyla kafa dağıtmak isterim. Sosyal bulunurum bu yönden ve hatta herhalde çok yönden.

İnanır mısınız, dışa dönükler de insan! Yıllardır içe dönük kimselerin anlaşılması, zorlukları, yaşadıkları yönünde o kadar doküman gördüm ki… E dışa dönükler de insan ve onların da sıkıntıları var, gerçekten. Sunum yapmaktan zerre sıkıntı duymamaları mutlu oldukları anlamına gelmiyor. Kurcalarsanız içe dönük kimselerden (muhtemelen sizden, sayıca çok fazlasınız) daha az paylaşımda çıkabilirler kişisel hayatları yönünden. Yaa…

Oooo uzadı. Uzadı da uzadı. Kitaptan da bahsedeyim mi? Yok, onu daha yeni yeni okuyor ve ilerliyorum. Ama bi’ adam var, çok gelgit yaşıyor. Bi’ orasını seviyorum – yoksa sevmiyorum. Bana bu kitabı alan da muhtemelen o gelgitlerden ötürü beni gördü, dedi bir yönden gördüğünü de hatırlamıyorum şimdi. Muhtemelen odur. Neyse, bakalım. Hı? Hangi kitap mı? Lizbon’a Gece Treni, Pascal Mercier‘ın (doğru okudum mu acaba?).

İstediğim kafaya geldim, bu da yazarak olmadı. Nasıl olduğunu anlatmayacağım çünkü sonra “cık cık cık” ediliyor. Neyse. “Hey!” demişken başlıkta, Pixies‘ten de bahsedebilirdim ama artık çok giresim yok. Sadece, herkes onların Where’s My Mind‘ını sever Fight Club soundtrack’i olduğu için. Ben de severim o parçayı ama ruh olarak ona benzeyen Hey‘i daha çok severim. Onun linkini de artık buraya koymayayım, siz bulursunuz sanıyorum merak ederseniz. Çok güzel de bi’ canlı performansı vardı sanki, sözlerinin arka plana yansıtıldığı. Öyle bir şey.

Eee, nasılsınız? Ben de öyle böyle. Yaşıyorum işte, n’apalım? Esenlikler olsun hepimize.

Tek Yorum

  1. yunuss yunuss

    Bazen boşluğa düşünce insan herşeyi sorgular,zaman akıp gider… Veya tam tersi gibin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.