İçeriğe geç

Uçuşma

Hadi bir sahne canlandıralım zihnimizde. Bakalım becerebilecek miyim sizde bu görüntüyü oluşturmayı…

Bomboş bi’ alan getirin gözünüzün önüne, çöl de olabilir dümdüz bir çimenlik de. Bomboş, alabildiğine açık, ucu bucağı görünmeyen. Ortasında ben varım, ayakta, ööööyle duran. Esintiler geliyor, çok güçlü rüzgarlar, ister istemez o yana, bu yana gidiyorum rüzgarın götürüşüyle. Saç, baş karman çorman zaten esintilerle. Hani olur ya, kişi elinde şemsiyeyle oradan oraya savrulur, haberlerde görürüz. Onun şemsiyesizi. Ama benim ulaşacağım bir yer de yok, sadece duruyorum. Sadece rüzgara rağmen durmaya uğraşıyorum. Durmayı sevdiğimden de değil, öyleyim, oradayım, kalmışım…

Oluştu mu hiç? Belki şu müziği de koyabiliriz arkaya? Biraz etkiler çünkü sanki.

Kilise müziğini andırdığının farkındayım ama bunun kadar ortam oluşturan çok şey bulamadım o kadar post-rock ya da ambiyans müziği dinlemişliğime rağmen. Sigur Ros bile vermedi bundaki hissi.

Hep boşlukta savruluyorum ama bundan öyle yoruluyorum ki… Anlatamam. Dışarıdan birileri izliyor, çok dışarıdan izleyenler, uzaktan, daha çok kaya gibi görüyorlar. “Nasıl da duruyor öyle!”

Yakından izleyenlerse dengesizliğin farkında ama onlarınki de tam tersi, “Hiç duramıyor!”

Ben de izliyorum bi’ yerden kendimi, nasıl yapıyorsam. O savruluşu bozamıyorum, bozmak da istemediğim çıkıyor. Ben öyle kendi kendime kaya gibi durunca, o boşlukta, anlamsız halde, amaçsız, ne edeceğim ki? Ne olacak bundan? E… Bir şekilde bir şeylere dayanmalıyım, duracaksam bile. O kadar boş olmamalı ortalık, tutmalıyım bir şeyi. Belki o şey canlıysa sadece ben tutmamalıyım, o da beni tutmalı. Tutunmalıyız gibi.

Bu parça Philip Glass‘ın Koyaanisqatsi‘de çalan müziklerinde sonuncusuydu sanırım, belki de sondan ikincisi. O fimi izlerken (sinema okuyan birisi önermişti), sonundaki “Koyaanisqatsi” söylenişinde o kadar güç hissettim ki, düşen roket parçası hala gözüm önüne gelir. Tüm filmi beğenmeme rağmen etkilendiğim tek alandı. Neden? Belki sadece müzik zevki, belki de ihtiyaç işte.

Koyaanisqatsi, Hopi dilinde “dengesi olmayan hayat” demekmiş. İlginç bir yakınlık duyuyorum onda, kendimi buluyorum. Mutluluk, mutsuzluk, başarmak, zorlamak, yenmek, yenilmek, olmak, yok olmak, üzülmek, çabalamak… Hepsi başka, denge bambaşka.

Forrest Gump‘ı izlemişsinizdir muhtemelen, Koyaanisqatsi izlediğinizi sanmam ama. Onda Forrest, Jenny’nin ölümünden sonra, mezarı başında kendi kendisine – ama Jenny ile konuşurken şöyle bir şey söyler:

” I don’t know if we each have a destiny, or if we’re all just floating around accidental-like on a breeze, but I, I think maybe it’s both. Maybe both is happening at the same time.”

Hani hafif bir çeviri yaparsam: “Kadere göre mi yaşıyoruz yoksa şansına ne gelirse, öyle havada uçuşur gibi miyiz bilmiyorum. Belki ikisi de oluyordur.”

Ben kaderde de o esintide de seçimin bizde olmadığından ötürü aynı sayıyordum da bazen sadece savrulmaları, uçuşmaları hissederken sanki kader daha amaçlı olacağından farklı ve ikincisindeyim gibi geliyor. Belki de Forrest’ın dediği gibi, ikisidir de olan. Benim kaderimde de böyle boşluklarda savrulmak vardır, kim bilir?

Tek Yorum

  1. M.B M.B

    Merhaba…

    Bir yerlerde okumuştum sanırım. 90/10 kuralı mıydı neydi işte. Hayatımızdaki 100 ıvır zıvırdan 90’ı kendi seçimlerimizle oluyormuş. 10 tanesi ise bizim erkimizin dışında gelişen ıvır zıvırlardan ötürüymüş. İyi gibi geldi bana bu görüş. Yani belli bir yaştan sonra hep seçimler ve sonuçları üzerine gidiyor gibi hayat. Kaderimize bu anlamda biraz hakim gibiyiz.

    Neyse, öyle işte…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.