İçeriğe geç

TmpSadnessList

Tam bir class ismi, baş harfini küçük yapsam variable olurdu ama o bir class, property’leri var içinde. Aslında sadece array olmalıydı, list demişim zaten. Hmmm… E içindeki objeler de aynı türden. Hmm… Durun değiştireyim adını bi, Spotify’da kendisi. Sonra daha artıralım mı bunun detaylarını?

Spotify’a baksanız da göremezsiniz listelerimde, “private” kendisi. Oysa 2017 Eylül’de oluşturmuşum. Geçici süre kullanacağımı umduğumdan başındaki “tmp”, kod yazan anlar bunu. Eh, adının hedefi tutmamış. 

İlginç şekilde içindeki çoğu şarkı sonradan edindiklerim. Ne bileyim, Songs: Ohia‘nın The Black Crow‘u yok mesela ama Low Roar‘dan Tonight, Tonight, Tonight var. Low‘dan üç parça var: Words, Condescend, Lullaby. John Frusciante‘yi en huzurlularından biriyle katmışım, The Will To Death (bundan bahsetmeliyim bi’ ara). Listeyi I Don’t Fell It Anymore açıyor, William Fitzsimmons‘un, çok dinledim 2017 içinde onu. 

Geçici olsun dedim, olmadı ama bir aralar pek dinlemedim kendisini. Dinlediklerimle ruh halim arasındaki paralelliğe bakarsak, ihtiyaçlarıma belki de, memnuniyet duyuyorum dinlemedikçe. Bu ara ortalama yokluyorum, devamlı başında değilim ama hatırı sayılır bir ziyaretim de var. Mesela şimdi dinledim biraz biraz, Condescend son günlerde şarkılarımdan zaten – sözlerine hiç katılmadan. 

Bundan ayrı, Ver Gazı diye de bi’ playlisti de bu 25 Ekim’de oluşturmuşum. Ondaki şarkı sayısı yeniliğine rağmen daha çok, oldum olası çok gaz verdiğini düşündüğüm bir sürü şarkı var çünkü. Nasıl gaz derseniz, öyle kızgın olmayan, çoğunlukla ya seven, ya terk eden – bırakan ya da hiçbir şeyi umursamayan gaz. Öyle bir şey, ondan da bahsetmek istiyordum da yapamadım. Bu playlist’i geçici düşünmedim mesela ama oluşturduktan sonra bi’ miktar dinledim, şimdilerde dokunmuyorum pek. Neden? Bilmem. 

Şarkıların gruplandırmasını yapıyoruz, bu listeler de öyle. Ama bir de teması, ruhu oluyor şarkıların. “Slow” dedikleri çok şarkı birbirinden farklı. Bugünlerde elimi uzattıklarım daha hassas, naif, savaşmayan, boğulmayan, sadece yalın şekilde hisseden, dağılmayan, dağıtmayan, kendi kabuğunda, kendi başına, hafif, tatlı ama buruk şeyler. Piyano içeriyorlar hani, keman… Flüt? Öyle hiç aklıma gelen yok. Yann Tiersen Amelie için birkaç tane yapmıştı hani, Le Moulin de öyle – geçen flütle yanık yanık çaldım ki yanık olsun istemezdim. Dispute de tam bu dediklerimden. Koyayım mı buraya? Koyayım. 

Pozitif, mutlu müzikleri daha çok sahiplenmeye çabalarım her zaman, aynı “tmp” hikayem gibi bu da çok gerçekleşmez. Mesela Yann Tiersen‘i kurcaladığım dönemlerde en çok Le Jour D’avant‘ına bayılmıştım, birileriyle yapıyordu… Kimlerleydi? Unuttum. Ama onun o içindeki neşe, tatlılık… Nasıl anlasam, kıpır kıpır değil, daha mutlu ama, heyecansız direkt mutlu. Şimdi dinliyorum mesela, yine bayıldım. O kadar tatlı ki, tatlılık dediğimiz bu olmalı. Çeşitliliği, aşama aşama değişmeleri, ondan ona geçişleri… Enfes bir şey! Panayır havasına gidiyoruz, ben o havaya bedensel, ellerle, başla, omuzla eşlik ederim çok zaman – hafifçe. Komik görüntülerime çevrem alışık, iş yerimdekiler yani. N’apayım, bu da benim saçmalığım. 

Bakın, gece gece yoğun hüzünlü havadayken dinledim, yine mutlu etti beni. Yine sardı, yine tuttu, keyiflendirdi. Demek ki mayamda müsaitlik varmış, yoksa çekemezdim. Bir saattir o kadar “düşük” hava şarkısını barındırdığı canlılıktan kapattı ki ben şaşırdım. Oysa Le Jour D’avant onların bin katı canlılıkta! 

Zaten diyorum ya, hüznü yalın aldığım bir pes dönemindeyim. Belki de böyle böyle devam ediyoruz. Ben ediyorum en azından. Hayatla aramızda çok iyi bir ilişki yok, ama… N’apayım? 

Tutunma ihtiyacımı bile duymuyorum, kesildi. Ööööyle yalın ben de kaldım, yalın hüzün demişken. Hani hiç ekstrası olmadan ben. Dümdüz, sorunsuz, sorumsuz, boş, uyuşmuş…

Şarkıların binbir ruhu var, ne de güzel var. Ben de bunları kendim için çekiyorum, nefes alır gibi. Mmmm…

Le Jour D’avant, sonundaki o keskin kemanı sevemiyorum ama canım ya… Hadi bu da kusurun olsun!

Bu yazı yorumlara kapalı.