İçeriğe geç

Kitaplarda ben

Hiç kitap, dizi, film karakterlerinde kendinizi buldunuz mu? Çok geniş kapsamlı oldu gerçi “kendini bulmak” deyince, biraz daha azını düşünelim. Bir özelliğinizi, yaşadığınızı, hissettiğinizi buldunuz mu? Buldunuzsa bu hoşunuza mı gitti yoksa aksi mi; rahatsız edicilik, dokunma, üzme… Hepsi olabilir.

Ben buldum. İlk buluşum çok şaşırtmıştı, rahatsız da etmişti. Sonra alıştım, sevdim hatta. Yine de olmasa daha çok sevineceğim halleri vardı hep. Çünkü çok rahatsız kişiliklerde vardım ben.

Sohbet etmişsek anlatmışımdır size de. “Spoiler” da veriyorum bu yazıda haberiniz olsun – kitap spoiler’ı, bu ara kitaplara düştüm nedense. Sohbet ettikse onu da belirtmişimdir, “Spoiler olacak ama…” diye. Neyse hemen başlıyorum.

Dostoyevski‘nin Yeraltından Notlar‘ında bir sahne vardı. Bizim “yeraltı karakteri” arkadaşlarıyla geneleve gidiyordu. Orada kadınla odaya çekiliyorlardı, bizim eleman standartlarda ve cinsellikte değil. Bir havalar yaşıyor, bu kısmı unutmuşum, sonra birden kadına konuşmaya başlıyor: “Sen aslında şöylesin, böylesin. Bunu yapıyor, şunu ediyorsun. Şöyle olacak sonran, şöyle gideceksin.” Hepsi desteksiz ama kendinden emin konuşmalar. Adam söylüyor da söyledikçe kaptırıyor kendisini. Önceden üzerinde düşündüğü, sorguladığı şeyler değil. Kadını ilk defa görmüş zaten, toplumsal sorgulamalar da kimde var devamlı? Ama o an gayet emin, net, sağlam. Hissediyor, biliyor, söylüyor. Söylediğini boş da hissetmiyor.

Ben bu sahneyi okurken şok olmuştum, gerilmiştim biraz da. O zaman 22 yaşındayım, ÖSS’ye hazırlandığım sene. Biraz şartlarım farklıydı, her gün egzersiz ve dershane dışındaki zamanlarda arada çalışıyordum ama akşamları Mynet’te tavla oynuyordum – denge arayışı, abartmama ve kendini sıkmama çabası. Neyse, Mynet ortamını bilir misiniz? Ben yıllardır bilmiyorum da o zamanlar cinsel temalı takma adlar alan insanlar tavlada olurdu. Masayı açtığında “kızmısın” diye sorarlardı – Türkçeme dikkat. “Evet” dersen kabul eder, oyuna başlarlardı. Sonra ikinci soru “svgilin vrmı” – böyle gider. Genelde cevap vermezdim hiçbirine (birinin psikolojisini çok sorgulamıştım, hiç unutmam) ama bir akşam girdim, cevap vermeyince karşıdaki küfre başlamıştı. Yağdırıyor. Benim de n’olduysa bir an sayacağım tuttu, ben de yağdırmaya başladım. Tek küfür yok, huyum değil açıkçası ama ne demiyorum ki adama? Kişiliğinin yetişmemişliğinden, ortalıkta “normal” dolaşmaya çalıştığı ama içinde bastıramadığı hormonlarından, ahlakçı kesildiğinden, elin çocuğunun kesin lafını ettiğinden, kendi çocuklarına ahlaklı baba havası estirmeye çalıştığından ama yan odada bana küfür saydığından… Of of. Anneme küfrediyor, bu küfrünün arkasından döküyorum sürüyle çözümleme. Aldığım zevki anlatamam. İnanıyorum dediğime (bence haklılığım da hiç yok değildi) ve egosunu bu şekilde tatmin etmesindeki zayıflığı söylüyordum, hiçbir zaman üst seviyeye ulaşamayacağından ki adam masayı terk etti. Galibiyet havası gelmiş gelmesine de… Bir süre sonra kitabı okurken beni düşünebiliyor musunuz şimdi?

Yıllar öncesinde Suç ve Ceza‘yı okumuştum da Raskolnikov‘un buhranlarını ortaokul kafam almamış, çok fena baymıştım. Bu kitaptan sonra onu tekrar okudum, çok beğendim ama asıl etkilendiğim kitap Karamazov Kardeşler‘di. 3 sene öncesinde yazdığım bir yazıda orada Ivan‘ın çözümlemelerinden neden etkilendiğimi, kendimi o çözümlemede nasıl gördüğümü de anlatmıştım. Ama o kitapta sadece Ivan değildi benim kendimi gördüğüm. Düşününce, Dimitri‘nin aniden istediğine gidişi de var olan yanım bazı bazı, onun kadar desteksiz olmasam da. Alyoşa‘nın herkese “tatlı” havalarla yaklaşması günden güne azalan, tükenen ama eskiden var olan yanım. Övünmek için demiyorum, vardı bu biraz bende. Herkese anlayışlı olma, insanları kaynaştırma uğraşı. Şimdilerde tahammülsüzlüğüm yüksek seviyede ama, işte. O zamanlar vardı. Yine de en net gördüğüm Ivan Karamazov, onun huzursuzluğu, rahatsızlık çıkartan çözümlemeleri, mantığı olunca… Ne bileyim ya, isterdim ki o olmasın. En sevdiğim karakter bu adamda çıkmasın, ben de manyak Dimitri’yi ya da “kalbi temiz” Alyoşa’yı tutayım daha çok. N’aparsın?

Sonra başka kitaplar da oldu, daha okumadıklarım da var. Ama en son Öteki‘yi okudum. Onda mesela direkt ben yok. Kişilik bölünmesi yaşamıyorum neyse ki… Sadece bugün bir ara (bugün karmaşadaydım yine) en son yazdığım yazıda “Ben ‘temiz’ değilim!” çıkışı yaptığımı düşünüyordum. “Neden böyle dedim ki – diye – niye yine kendimi gömüyorum? Şule ne der? ‘Seninle benden başka kendini bu kadar gömerek tüketen kalmadı, yapma şunu artık’ – e kadın haklı belki? Çekişmede değilim kimseyle, yarışmada da. İyi olmaya çalışıyorum hemen her şeye rağmen, genelde kolayına kötü temennim yok. Gücüm tükendi biraz, hayat çok kolay da geçmedi bu yaşıma kadar. Her günüm ilerisi karanlık geliyor. Bu noktada hissettiğim olumsuzluklardan ötürü neden kendimi suçluyorum?” derken bunu aynı Öteki’nin kahramanı Golyadkin‘in bi’ öyle bi’ öyle düşünüşlerine bağladım. Diyorum ya, onun karakteriyle çok benzeşmiyoruz. Benim ondaki kadar iç çatışmalarım yok, hiç yok da Dostoyevski’nin en güzel özelliği olan düşünce ve bilinç aktarımında gördüm biraz kendimi.

Daha düz, daha basit, daha “simple” olmayı isterdim. Ama ilginç bir şey var ki ben bunu deniyorum aslında, inanır mısınız? İstediklerim çok zor, karmaşık değil. İnsanlara karşı dil dolandırmıyorum, beni benimle bırakmadıkları ya da korkmadığım müddetçe. Kendi içimde sorgulamalarımın da çilesi (?) en çok bana olsa gerek. Bir de… Neyse.

Başka dizilerde, filmlerde de benzerlik gördüm zaman zaman ama hemen hiç mutlu insan olmadı bunlar. O yüzden biraz burukluk duyarım. Oysa karamsar, mutsuzluk taşıyan, ekşi insan olmak da istemem – burayla uyuşmuyor ama çevrem öyle görmüyor beni. Ne bileyim…

Hı, duygusal beni görmedim hiç. Herhalde biraz New Way of Life gibilik var o konuda, yoksa herhalde çok özel değildir ama… Gizli sanki. Çok açık oluyorum gerçi şimdi ama benim bloğum, kendi kendime konuşma yerim. Hani ne der The Sound?

“Light a flame in the dark, 

Light a flame in my heart. 

Light a candle to see me through this times” 

O yanın çıkışı “hop” değil tabii. Nasıl özlüyorum… Arada öyle bi’ uyanış oluyor ki… Neyse.

Dostoyevski’yi anlattım anlattım, bu noktaya kadar okudunuzsa çok teşekkür ederim. O zaman mini bir de gelgitle denge tutturmaya çalışan hikaye bırakayım şuraya. Geçenlerde okuyamadığım kitap diye söz ettim Italo Calvino‘nun Palomar‘ından, okumuş muydunuz? Onun 100 sayfalık bütününü okuyamadım ama buna bayılmıştım, çok tanıdıktı. Doğruyu, doğru davranışı bulmaya çalışan adam. Zaten kısacık bir şey kendisi, okuyacak olursanız yani.

Bu çok rahatsız, huzursuz da değildi sanki. Bu sadece sorgulamadaki kişi. O da olsun biraz hı? Olsun bence de.

Tek Yorum

  1. Tesla Bey Tesla Bey

    Mynet olayına baya güldüm. Tabii o yıllarda internetin eğlenceli yanları vardı. Bu tarz insanlarla çok fazla dalga geçilirdi ama kimse haddini bildirecek kadar yakın değildi. 🙂

    Adamın sonunda gitmesi ise ilk saydırmaya başladığında tahmin edilir oldu O.o

    Son olarak kitaplar ve sondaki hikaye için teşekkür ederim. Kitabı okumadım ama sanırım bakılması gerekiyor.

    Elinize saglik muzik insani.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.