İçeriğe geç

Uykular üzerine

Önceden, çok önceden bir aralar hayatın evreleri üzerine düşünürken belki de her biri bir tip uyku diye çıkarmıştım. Biri bitiyor, yeni bir uykuya geçiyoruz. Hani bir gece uykusunda bilmem kaç bin rüya görürmüşüz de hatırlamazmışız ya (böyle bir şey vardı sanki?), onun gibi. Gerçekliği bilmiyoruz, bağlantılı geliyor ama aslında kopuyor. Kendimizi uydurduğumuzu düşünüyoruz ama aslında bu yepyeni uyku gibi.

Bu düşüncemi unutmuştum sonralarda. Dark‘ı tekrar izlerken, bugün 10. bölümde bir karakter benzeri şeyi söyledi de hatırladım. O tabii daha detaylı, daha dolu dolu. Hatta araştırdım,  şuymuş:

“Zhuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi.”

Konu felsefede çok geçmiş tabii, kimler üzerinde söylemlerde bulunmuş kimler… Ben daha basit insanım, o zaman da öyleydim. Kendi yaşadığımdan çıkıyordum yola. Belki öncesinde bazen hayatıma inanamayışımdandı, bahsettim sanki bir yazıda. Uykuda sanışım kendimi. Dark’da Mikkel de diyor hani, “Uyanmak istiyorum” diye. Onun gibi. Demek ki oluyor bu insanlara.

Sonra birini tanıma, hayatını doldurma. Sonra yeniden “dünyaya” dönme. Böyle böyle türlü uykular. Yeni bölümler. Ya da belki diyordum, gerçekten netliğini kaybetmişim, belki bu uykudan uyandığımda başlayacak olan (iyileşmiş olduğum) yeni uyku. Bilmiyorum ki, o zaman “Ya olmazsa?” üzerine düşünmezdim çünkü pek. Dayanamazdım buna. Yine de uykuları düşünüşümde hayatın bölümleri vardı gibime geliyor. Ah tabii, olmaz mı? Bu iki parçadan öncesinde de Ankara vardı mesela, gelmiştim hayatımın bir bölümü açılmıştı – yeni uykum.

Zaten hani standart “çağları” vardır, hepimizin bildiği. Okul öncesi, okul, iş, evlilik, çocukluluk… Benzerler bi’ yerde. Bakıyorsun, evli ve mutlu çift çocuk sahibi oluyor, artık bambaşkalar. Yeni uykuları bu. Öncesi tatlı çiftti, şimdi tatlı çocuklu ve kendileri çok da tatlı devam edemeyen çift. Belki sorulsa bu çağı istemeyecek – yaşadığından yılmış – ya da belki yine de tercih edecek.

Kim bilir?

Benim aşamalarım tabii biraz farklı. Ben farkındayım. İnsanlara daha önemsiz gelecek şeyler belki.

En son aşaması sanki bu Şubat sonunda başladı. Tabii henüz bilmiyorum, bu aşamalardan mı? Öyle gibi geliyor. Bir önceki Kasım 2016’da başlamıştı, hayli zor ama hayli dolu oldu. Çok dolu, çok karmaşık, çok yoğun. Çok dipte ama dışarıdan çok renkli.

Çok mu üstü kapalı konuşuyorum? Evet. Daha açık olmamın bu anlattığımda gereği yok ki…

Kimi insan uykusundan uyanıp yeni bir uykuya geçmekten ölümüne korkuyor. Ben değilim o insan, bunu biliyorum. Ölümüne korkulacak bir şey de yok, değişiklik o kadar güzel bir şey ki… Hı bende bir uyku değişimi oldu, o fenaydı. Onun dışında, az önce söylediğim bile pişman olmadığım tipteydi. Hayat değişmeli, çevre, ruh, yapı, kişi…

Mesela konuyu yine müziğe götürüyorum ama yıllarca post-rock benim müziğim diye düşündüm. Geçen yıl Nisan’dan beridir post–punk’ı dinliyorum bol bol, çok bol (bu da benim için bir “renk” şeklinde gelişti hatta). Algım, zevkim, yeniden onu sevişim, daha çok dinleyişim… Post-punk daha benim müziğim gibi gelir oldu sonra. İkisi o kadar farklı ki her ne kadar post-rock’ın post-punk’tan geliştiğini bir yerde okudum gibi gelse de – çok şaşırmış ama çok yerinde bulmuştum. Post-rock durgunluğun müziği, harektsizliğin, boşluğun. Bilmiyorum anlatabiliyor muyum? Post-punk ise öyle değil pek. Daha eylemsel bir şey aslında, düşünce müziği değil. Punk’ın düşünmeden eyleme dökülüşü gibi de. Düşünen, ama eyleme döken kişi müziği. Benim gözümde en azından.

Bugün yine post-rock günümdeyim ama. Godspeed You! Black Emperor dinledim hatta, başka grupları da değil. Sabah işte nasıl olduysa Like Antennas to Heaven‘ı dinlemeye başladım, sonrası aktı. İhtiyaç gibi işte, çok zevk aldım. Şimdi tüm yazıyı yazarken, sanki biraz da konumun uyuşundan olsa gerek, The Dead Flag Blues‘u döndürüyorum. Bu yalnız, boşlukta yoğunluğu arıyormuşum belki de. Post-punk mı benim müziğim, onun ruhunun uykusunda mıyım, yoksa hala bitmeyen bi post-rock uykusunda mıyım (post-punk’ı daha önce tanıdım aslında ama olay başka) bilmiyorum.

Neyse, dağınık bir şeyler oldu.

Şuraya The Dead Flag Blues’u bırakayım.

Ben bu şarkıda mutluluk, huzur hissi alırım hep. 10. dakikadan sonrasında özellikle. Bir de sona doğru. Tatlı hava aslında, kırılgan ama tatlı. Nazik. Bilmem yine uyduruyor gibi mi duruyorum. Herhalde öyledir. Kendimi kötülemek için değil de, ne olacaktı ki?

Çok severim, çok. Mutlu eder, gülümsetir. Öyle şeyler. Yine de uykusundan ebedi uyansam – kendimce eşleştirdiğim uyusundan – hiç geri dönüp bakmam. Bunu öyle net hissederim ki…

Kazanımları kaybetmeyi risk bile saymayacağımız uyanışlar vardır ya, hah onlardan işte.

Öyle.

Tek Yorum

  1. […] Anlattım uykuları. Hayat dediğimizin içindeki uyku evrelerini. Ben birinden uyandım, daha yeni ama tekrar dalacağımı sanmıyorum ona. En azından aynı halde. Hani rahatsız uyanırsın da ya yer değiştirmen ya da hiç yoksa dönmen gerekir ya, öyle. Ama artık yepyeni bi’ uykuya geçeceğimi sanıyorum olsa da. […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.