İçeriğe geç

Bekle İran sineması! Ben geliyorum! Belki…

David Runciman‘in Politika kitabının arka kapak tanıtımında, en başta şöyle der:

“Seçme şansı verselerdi, Danimarka’da mı yoksa Suriye’de mi doğmak isterdiniz? Şayet özel bir bağınız yoksa cevabı barizdir.”

Haklı bir sorgulama ve cevaplama. Bariz tabii, bende de öyle. Düşünmeden söylerim ki batıya genel alakam da malumdur. Ancak bir gerçek de var ki, Suriye değil bilhassa İran bölgesi kültürel açıdan temelleriyle, zenginlikleriyle merak uyandırıyor.
Merakı gidermek için çok yaptığım da yok doğrusu. Dışarıdan yazılan ve anlatılanları değil de doğrudan kendi içindekileri düşününce özellikle, çok ortada kalıyorum. Yazarlarını düşününce Sadık Hidayet ve Kör Baykuş’undan ötesi gelmiyor. Sineması? Hiç!

Ama bu yıl Oscar’larında The Salesman‘i görünce fırsat gibi bir şey oldu. 2 saat 5 dakika. O 5 dakikaya da dayanır mıyım? E olur, zorlarım azıcık, dedim ve nihayet izledim. Hemen söyleyebilirim ki çok etkileyici. Güzel de bence, oldukça. Konusu zaten hassas – dökerim birazdan. Ama en çok da gerçekçiliği dikkatimi çekti.

Buradan sonrası “spoiler” kaçar şimdiden söyleyeyim.

—!!! spoiler !!!— (blog’da bunu kullanmak ne hoşmuş!)

Yıkılan ev, baş erkek karakter Emad’ın erkeklerden hassas ve rahatız olan kadın için “Kesin bir şeyler yaşamıştır” anlayışlılığı, tiyatro oyununda “hayat kadını” rolünü canlandıran kişinin bundan duyduğu rahatsızlık… Gayet işaretler içeriyormuş zaten.

Tecavüz vakasından sonra idealize edilmiş romantik çift yerine şok yaşayan, travma içindeki kadın ve şaşkın ama toparlamaya, eşinde destek olmaya da çalışan, ancak bir yandan da içten içte tecavüzcüye kızgın, ona ceza vermek isteyen adamla zaten dediğim gibi fazlasıyla gerçekçi.

Gerginlikler, kocasına “Zaten hiçbir şey yapmıyorsun” diyecek gibi aksilenmeleri Rana’nın (normal davranması, mantıklılık rekoru kırması beklenemezdi?), onu suçlamamak isterken bir yandan da uzak duran Emad… Hepsi bu yönde.

Polise gidilse sonuç alınamayacağı, kadının üstüne “rezil” kalacağı, insanların hem üstünü örtmeye çalışması (“Neyse, konuşmayalım” gibi), hem de ilgililiği yine yine bundan kopmadan gelişiyor.

Kötü, pislik, hinliği 4000 metreden belli bir adam beklerken halim, selim, sevimli görüntülü “baba” figürünün saldırgan çıkması da aslında hep – Türkiye’de de – gördüğümüz bir durum. Adamın ailesinin ona düşkünlüğü – ki eşininki ilginç seviyede, adamın ailesine yaptığını anlatmaktan korkması, “Şeytan’a uydum”u… Hayır ben hiç adama acımadım da ama acınmaz mı? Genelde yapılır bu. Çünkü insandır zaten kötülükleri yapan ama algılarda fena bir obje bulunduğundan, insan görünce “duygulanma” basar ortalığı. Neyse dağıtmayayım.

—!!! spoiler !!!—

Ben gerçekçilikten etkilenirim, hayalperestliği sevsem de. Bunda da o gerçekçilik var. Bundan önce en aklıma gelen – etkilendiğim gerçekçilik – Tolstoy’un Diriliş’iydi. Biraz da tatsızlık bırakmıştı (azıcık hayalperestlik olsaydı?). Neyse ki iyiliği – kötülüğü sorgulanabilecek olsa da, Asghar Faradi daha istenebilecek bir sonu sağlamış. O yönden de bitince “bitti” hissini sağlıyor.

Görüntüler, renkler, hani sinemanın estetik boyutuyla ilgilenenler de zevk alır sanıyorum. Bilhassa tiyatro sahnesinde bunun baskınlığı göze çarpıyor çünkü. Renklerin bir süre sonra gri ağırlıklı oluşu da.

Neticede oldukça güzel bir şeyi izlemiş oldum, yenilerini (daha doğrusu eskilerini) de düşünmeye başladım – yönetmen devamlılığını da severim de.
Ha müjdem olsun! 2 saati aşan filmlere dayanamayanlar! Film 1 saat 55 dakika gibi bir şey! Zaten dayanılamayacak gibi değil, gerçekten değil ama bu da ekstrası!

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.