İçeriğe geç

Casimir Pulaski Day

Başkalarının hikayelerinden hüzünlenmek insan garipliği. Kendi hikayenden de hüzünlenmek garip gerçi ama başkasınınkinden anlık gözlerin dolması değil de göz önünde canlandırınca buruk hissetmek, kalbin böyle sıkıştırılması, ağlamamak ama ağlamış kadar olmak, dudakların büzülmesi…

Hayır, neden?

Adamın birisi bir gün Twitter’da bir şarkı paylaşmış, YouTube linkini vermişti. Demişti “Bu varken dünya kötü olabilir mi?” gibi bir şey – ki hatırlayamıyorum da tam. Çoğu öneride çoğu insan gibi kötü netice alan ben de o gün dinleyeim diye açtım ve açış o açış. Adam Twitter’dan kayboldu, ben hâlâ dinliyorum o şarkıyı ve ilk başındaki tadı gittikçe daha da güçlü hissederek yaşıyorum.

Bir de söyleyen/yapan muhteremin başka şarkılarına uzanmak da istemiyorum. Bunun içinde bulunduğu albüm bir bütün olarak çok beğenilmiş ama ben biliyorum, ötekiler böyle gelmeyecek. Gelse de istemiyorum aslında. Bu şarkı tek başına özel olsun, benim olsun.
Yoksa Sufjan Stevens anlatılana göre böyle böyle çok yapabilmeye de müsait. Dindar bi’ adam, akustikle iç içe, hikayeleri var.

Ölen birine üzülüyoruz bunda. Yakın, sevilen, hatta daha yakın olan birine. “Hoşlanılan kız”.

“Your father cried on the telephone
And he drove his car to the navy yard
Just to prove that he was sorry”

diyor. O babayı göz önüne getirince kalp burkuluyor.

“Tuesday night at the Bible study
We lift our hands and pray over your body
But nothing ever happens.”

diyor. Anlamsızlaşıyor bir şeyler.

“I remember at the Michael’s house,
In the living room when you kissed my neck
And i almost touched your blouse.”

diyor, masumiyet çizik atıyor içten içe.

“On the floor at the great divide
With my shirt tucked in and my shoes untied,
I’m crying in the bathroom”

diyor. O zaman kopuyor ip zaten. Niyeyse göz önünde bir karakter canlanıyor, banyoda, yerde ağlayan. Kaybettiği geliyor, geri dönmeyecek olan.

Bu şarkı depresif değil, isyanlarda hiç değil. Ama üzgün, hüzünlü, geleni kabullenmiş ve bu üzülmesini engellemiyor.

Neden dinliyorum ben onu da bilmiyorum. Ama çok seviyorum, hissetmek istiyorum belki. Bencilliği bırakma ve insan olma için böyle saçma, etkisiz bir yöntem seçmiş de olabilirim.

Oysa her gün neler oluyor, değil mi? Her gün haber izliyorum, sokağı görüyorum. Gazi Üniversitesi Hastanesi’nde durup düşündüğüm, etrafa baktığım geliyor isteyince gözüm önüne. Dünya tatlı bir yer değil insanlar için. Ufak çocuklar için. Dilendirilmeleri, soğukta donup beklemeleri bir yana, niye hastalanıyor ve orada sıra bekliyorlar anne kucağında?

Beyza vardı hani. 5 yaşındaydı arabanın biri çarpıp, hem boynunu kırıp hem de beyin travmasına sebep olup kaçtığında. Benim akciğeri toparlamak için şişirdiğim balonlarla oynuyordu hep, seviyordu da yanıma gelmeyi. Bugün yaşadıysa 18 yaşında olmalı. Ama ölüyordu bir sene sonrasında, babası kucağında tutuyordu beklerken. O eski kızgın halleri de gitmişti, uysalca, halsizce yatıyordu. Yaşadıysa bunca sene bağımsızlaşmış mıdır ki? Hangisi daha iyi olurdu senin mantığınla e Gamze?

Cepa’dan çıkınca, arkadaki o köşede hep ateş yakıp başında oturan kadın mesela… Kızıyorum sözde, kış boyu çocukları orada tutuyor diye. Zevk alıyor mudur o insan bu hâlinden? Demek ki en verimli bulduğu durum bu. İnanılmaz geliyor ama bu. O çocukların geleceği de karanlık, gidip üniversite okuyup KPSS için çabalayacaklar, “Ata bizi devlet” diyecekler gibi de durmuyor. Ne yapacaklar? Benzerini. Çünkü döngü var.

Uzakları boş versem de çevreme baksam… Son bir yılda gördüklerim yeter, çok yakın çevremde de ciavarlarda da. Daha neyin dandik telaşları?

Düşünmek iyi mi kötü mü bilmiyorum ama keşke düşünülen o konular olmasa. Keşke.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.